Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
SeSiÖz - Anasayfa Seçme Yazılar Sinop'u ziynetlendiren mücahid Seyyid Bilâl
e-Posta Yazdır PDF

Sinop'u ziynetlendiren mücahid Seyyid Bilâl

M.Necati Özfatura - 11.12.1999 Türkiye

Müslüman mücahitler büyük bir aşk ile dünyaya yayılır, insanları kurtuluşa çağırırlar. Öylesine gayretli ve samimidirler ki gittikleri yerlerde muhabbetle karşılanırlar. O yıllarda Roma eski gücünde değildir. Saray fıkır fıkır kaynar, imparatorlar hile ile ayakta dururlar. Saltanatlarını devam ettirmek için insanları gerer ve olur olmaz bahanelerle müslümanlara saldırtırlar. O kadar fitne kaynatır ve öyle çok ayağa dolanırlar ki hedef olurlar. Artık bu sözünde durmayan, arkadan vuran, kısacası "devlet gibi devlet olamayan" köhne İmparatorluk ortadan kaldırılsa gerektir. Nitekim Araplar defalarca İstanbul'u kuşatır, bu uğurda dondurucu soğuklara yakıcı ateşlere katlanırlar. Ve sıra gelir Halife Abdülaziz'e.

İstişare toplantısında ilk sözü Sultan alır.Ömer bin Abdülaziz "Elbette Allahü Teâlâ'nın gücü dinini korumaya yeter" der, "İnanıyoruz ki Müslümanlar muzaffer olacak ve bu kutlu sancağı kıtalar ötesine taşıyacaklar. Birgün İstanbul'un alınacağını adım gibi biliyorum ama isterim ki "güzel asker ve güzel komutan" müjdesine bizler nail olalım." Hoş komutanları da farklı düşünmezler. O gün hep birlikte "sefere hazırlık" kararı alırlar. Buna göre süvariler Anadolu üzerinden yürüyecek, donanma Akdeniz'den çevirecektir.

Toplantının bitimine doğru bir genç doğrulur ve sarığından taşan saçları elinin tersiyle omuzlarına atar. Siyah sakallı ve zeytin karası gözleri ile dünyalar güzelidir. Lâkin heybeti düğme ilikletir. Nitekim koca koca komutanlar toparlanır, edeple ayağa kalkarlar. Ortalığı görülmedik bir sükun sarar. Ömer Bin Abdülaziz gülünce gamzeleri derinleşen sevimli gence döner. "Buyur ya Bilâl" der, "söz senin!"

Genç mücahid üstünkörü bir harita çizip Karadeniz'i gösterir. "Eğer" der, "Hıristiyanlar bu sularda fütursuzca dolaşabiliyorlarsa kuşatmanın mânâsı kalmaz. Bu, her an arkamızdan vurulabiliriz demektir. Bana sorarsanız Karadeniz'de kalıcı kadırgalarımız olmalı ve onları yine o coğrafyanın çocukları dolandırmalı".

- İnşallah paralı askerleri kastetmiyorsun.

- Asla. Bize bizden gerek.

- Seyyid Bilâl açık konuşabilirsin. Senin dilinin altında bir şeyler olmalı.

- Eğer izin verirseniz. Ortaasya ve Kafkasları dolanabilir küçük ama çevik bir ordu toparlayabilirim.

Halife yardımcılarına bakar. Bilâl bu, yapamayacağını söylemez, söylediğini yapar. Nitekim "İzin senin" der, destur verirler. Mücahidimiz, kardeşi Ali ve birkaç sâdık adamıyla yollara düşer.

Seyyid Bilâl ve arkadaşları İran üzerinden Türkistan'a çıkarlar. Olacak bu ya Horasan civarlarında şakilerin saldırısına uğrarlar. Yöreyi haraca kesen haydutlar onları garip kervancılara mı benzetirler bilinmez ama baltayı taşa vurduklarını anlar, pişman olurlar. Ucuz soyguncular yalvaran tacirlere alışıktırlar, ancak eğitimli muhariplerle karşılaşınca dağılırlar. Seyyid Bilâl ve arkadaşları çete reisini esir alır, adaletin karşısına çıkarırlar.

Bu hiç beklenmedik bir şeydir. Yıllardır yörenin kanını emen soyguncuların yakalanması halkı çok sevindirir, mücahidler bir anda destan kahramanı olurlar. Artık insan aramakla uğraşmazlar, zira insanlar etrafına toplanırlar.

Biliyormusunuz, bütün Arablar az çok hatip-tirler ama Seyyid Bilâl konuşunca ünlü hatipler bile susar. Kafalarını mânâlı mânâlı sallar "İşte hitabet buna derim" diye mırıldanırlar, Genç mücahid önce biricik kurtuluşun İslâm'da olduğunu anlatır. Sonra insanları İslâm'la tanıştırmanın ehemmiyetinden bahseder ki bunun tek yolu vardır: "Cihad!"

Asyalılar bu güzel yüzlü gence ısınır ve ona inanırlar. "Yeter ki sen emret" derler, "gel de gelelim, öl de ölelim". Mübarek "benim için değil der, "yaşamak da ölmek de Allah için olmalı". Hasılı Seyyid Bilâl ve adamları küçük bir ordu kurar, dahası Karadenizde dolanmaya başlarlar.

İşte şimdi Halife ardından vurulmayacağını bilir ve rahat bir kuşatma yapabilir. Bizanslılar buna çok bozulurlar. İmparator Seyvid Bilâl'in başına öyle bir ödül koyar ki, duyan ıslık çalar. Kafatası avcıları ellerini oğuşturur, kan tacirleri arsız arsız yalanırlar.

Denizin şakası olmaz derler.Hele Karadenizin şakası hiç olmaz. İşte Seyyid Bilâl ve arkadaşlarının, deryada dolandıkları günlerden birinde sular kabarır, gök kararır. Rüzgâr önce tatlı tatlı ıslıklanır sonra ortalığı koparır. Ardından kar, bora, fırtına. Bu civarda sığınabilecekleri tek yer Sinop Limanı'dır. Onlar da öyle yaparlar.

Seyyid Bilâl kardeşini adamlarının başında bırakır. Yanına Medine'li Zeyd'i, Buhara'lı Ömer'i Semerkant'lı Buğra'yı alarak Tekfurun yanına çıkar. Tekfur onları iyi karşılar. "Canım biz de denizciyiz, halden anlarız" der, "bizim gemicilerimiz de fırtınaya yakalanınca Arab limanlarına sığınıyorlar". Seyyid Bilâl çok şey istemez. Fırtına dininceye kadar konaklamak için keseler dolusu altın vermeye hazırdır. Yeter ki tatlı ayrılsınlar.Nitekim el sıkışır, anlaşırlar.

Aslında bu gözü kara yiğitler istediklerini zorla da almaya muktedirler. Belki kaleyi fethedemezler, ama isterlerse limanı ele geçirebilir ve teknelere el koyabilirler. Hepsi bir yana Rum gemilerini ateşe verebilirler ki bu Sinop'un beli kırıldı demektir.

Neyse Müslümanlar teknelerini bağlar, karaya çıkarlar. Çadırlarını çatar, kazanlarını kurarlar. Sinop’lulardan peşin parayla et, sebze, ekmek alırlar. Garip halk kârlı bir ticaretin sevinciyle uçar. Gece olunca kale kapısı kapatılır, Rumlar duvarların ardında, Arablar çadırların altında uykuya dalarlar. Zaten bitab ve yorgundurlar.

Gelgelelim Tekfur eli çenesinde dolanıp durmaktadır.Evet şu üç beş kese altın da iyi kazançtır ama Seyyid Bilâl'in kafası kadar değil. Eğer bunu becerebilirse Bizanslılar ona bir servet bağışlar, hayalini bile kuramayacağı bir gelecek sunarlar. Kimbilir belki de prenseslerden biriyle evlenir ve taht kavgalarına çomak sokar. Tekfur gece geç vakitlere kadar kâh vicdanının sesini dinler, kâh şeytanına uyar. Kadehleri devirdikçe keyfi çakırlanır, erkekliği tutar. Kini kabarır, gazabı kıpırdar. Tatlı hülyalar benliğini sarar.

Şimdi bir yolunu bulup siyah saçlı genci pusuya düşürmeli ve başını vurmalıdır. Nitekim en usta silâhşörlerini yanına alır ve sessizce kale bedenlerinden aşağı kayar. Fırtına durmuş, yağmur durulmuştur. Bir ara elinde kandil su başına yürüyen bir gölge görür ve sevinçten aklı başından uçar. Seyyid Bilâl teheccüd namazı için abdest almaya çıkmış, su başına yürümektedir. Onun çadırlardan iyice uzaklaşmasını bekler ve bir anda etrafını çevirirler. Eh böyle bir kavga uzun süremez, genç mücahidi kargılarla köşeye sıkıştırır, kılıçla başını vururlar. Tekfur tam şehidimizin kesik başını eline almıştır ki kanı donar. Seyyid Bilâl'in nurlu cesedi ayağa kalkar ve kafasını tekfurun elinden koparıp alır. Sonra üzerlerine öyle bir yürür ki köpek eniği gibi dağılırlar. Onun dirisine güç yetirirler ama ölüsü dudak uçuklatacak kadar heybetlidir. Üstelik kılıç kesmez, ok işlemez.

Tekfur nefes nefese ka1eye çekilir. Olayın şokuyla tırnaklarını kemirir. Adamları hafif isyan kokan bir üslupla "İşte bunu yapmayacaktık efendim" derler. "Gördünüz ki o bir aziz, Allah dostlarına kıyanlar iflah olmazlar!"

Tekfur da pişmandır, ama ne fayda. Ertesi gün müslümanlardan bağışlanmasını ister, hatta yüce şehide kabir yeri verir. İslâmi usüllerle defnine rıza gösterir. Müslümanlar çekip gider, Tekfur ızdıraplarıyla başbaşa kalır. Bir gönül ehlini katlettiği için çok bedbahttır. Hadiseyi hayatı boyunca unutamaz. Her gün garip misafirin mezarına gider. Özürler diler. Hatta dahasını yapar ayağının ucuna gömülmeyi vasiyet eder.

Sadece o değil, bütün Sinop'lular Seyyid Bilâl'in mezarına hürmet ederler. Zira zaman zaman kabrin üstüne nur indiğini görürler.

Ozanlar Seyyid Bilâl'in hatırasını canlı tutar, onu yeni nesillere anlatırlar. Şehir hadiseden yaklaşık 600 yıl sonra Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus tarafından fethedilir. Alaattin Keykubat, Seyyid Bilâl'in kabri üstüne bir türbe ve yanıbaşına bir cami yaptırır. Yanık sesli hafızlar gün boyu Kur'an-ı Kerim okurlar.

Yöre halkı daraldıkça Seyyid Bilâl'in kabrine gelir, onun hürmetine Allahü Teâlâya yalvarırlar. Öyle ya Âlemlerin Rabbı herşeye kaadirdir. O (celle celâlüh) sevdiklerinin hatırına neler yaratmaz ki.

 

Son Güncelleme: Pazar, 25 Kasım 2012 19:14