Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
e-Posta Yazdır PDF

Takva

Ali Ulvi Kurucu - 17 Aralık 1993 - MilliGazete

Kur’anı Kerim’de “Allah” İsm-i Celâlinden sonra, en çok geçen kelimelerden birisi de “Takvâ” kelimesidir. Aslında Takvâ, sakınma, korunma ve saygı duyma mânâlarına gelir. Bu kelimenin Kur’anı Kerimde, çeşitli kalıplar içinde tekrarlandığını görmekteyiz.

Yüce Dinimizde Hâlik-ı Zü'l-Celâl'in kullarına fermanı iki çeşitdir: Birisi yapılması gereken emirler, diğeri ise terkedilmesi icâb eden nehiylerdir. Bu itibarla mü'min kul, iki vazife ile mükellefdir: Emrolunduklarını yapmak ve nehyolunduklarından kaçmak...

* * *

Bilindiği gibi, dış âlemimiz nasıl çeşitli maddelerle dolu ise, iç dünyâmız da, birçok istek ve arzuların tecelli sahnesidir. Bu yüzden iç âlemimiz, devamlı bir savaş meydanıdır. Orada çeşitli meyillerle arzu ve isteklerimiz, durmadan mücâdele halindedirler. Nasıl ki dinin emretdiği şeyleri yerine getirmek; bizden istek ve irâde isterse, nehyetdiklerinden kaçınmak da aynı istek ve irâde ile gerçekleşecekdir. Çünkü emirleri yapmak isterken nefsâni arzularımıza hâkim olarak onları seve seve yapdığımız gibi, nehyedildiğimiz şeylerden kaçınırken de aynı irâde gücüne sahib olmaklığımız icab ediyor. Bu da, iç dünyamızda iyilikleri isteyen itaatkâr meyillerimizin, kötülüklere can atan günahkâr arzulara gâlib gelmesiyle mümkün olur.

İlâhî emirler, sırf bizim menfaatimiz için meşru olmaları sebebiyle ifâ ve icraları nasıl zarurî ise, memnu olanların da terkedilmesi, iki cihanda mes'ûd olmaklığımız için şarttır. Bu mânâda "Takva", kişinin nefsine, benliğine hükmetme işidir. Bu da, iç âlemimizin huzur kaynağı olan ruhî uyanıklıkla olur. Ruhun, bütün fazilet ve meziyetlerle bezenip, nefsin bilûmum kötülüklerden arınması işidir. Bu tarifin billur ışığında takva, gönülde şuur, vicdanda nur, rûhda huzur ve ahlâkda kemâldir.

* * *

Ruhu şad olsun, Ali Fuad Başgil Hoca'nın bu noktada şöyle bir tarifi vardır: "Dizginlenmeyen istek ve arzu, azgın bir at gibi sahibini çiğner.." işte yukarıdan beri tarifini yapmaya çalışdığımız Takvâ'dan beklenen de, başıboş bırakılan istek ve arzular, sahibini çiğneyen azgın at haline gelmesin diye, ahlâk ve fazilet iradesiyle dizgilemekdir...

Ruhun bu şuurlu irâdeye dayanarak hamle yapması hâlinde insan öyle yenilmez bir güce sahib olur ki, en şanlı zaferlere onunla erilir ve en büyük fetihler bu sayede elde edilir. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin meâlen şu târifleriyle mevzûmuz güneşler gibi berraklığa kavuşmuş oluyor. "Zaferlerin zaferi, kişinin nefsine hâkim olmasıdır."

İnsanları insan eden imanlı irâde,

Arzuları yenmekde bulur ancak ifâde...

İnsan bu şuur ufkuna yükseldiği anlar,

Dünyaya niçin geldiğinin sırrını anlar..

Evet, bu esnada insanoğlunun iç alemindeki bütün istek ye arzular, şöhret ve ihtiras olarak beden kafesinde boğulmakdan kurtulup, îlâhî aşk hâlini alarak, rûh Aleminin nur saçan ufuklarına yükselmek saadetini kazanır. İdeal semâlarından ruhuna gelen seslerle, cennetdeki gül bahçelerinden esen nefeslerde şu mısrâların terennümü dile gelmiş olur;

Ruh âleminin nur saçan ufkunda melekler,

Allah'a giden yollara düşmüş, seni bekler...

Hep özlediğin yerlere, güller serecekler,

Yüzyılları Kur'an'la beraber aşalım gel,

Allah'a giden yolda, beraber koşalım gel!..

* * *

Gerçek mânâda, "ilâhî, aşk", varlığın sebebi olduğu gibi, gayesidir de... Bu gayeye de ancak, ruhun tekâmülüne engel olan hayvânî arzulara gem vurmakla erilir. Lisân bu mertebeye ererken, mânevi tekâmül sayesinde tasavvufdaki "fena" hâli tecelli eder. Ve bu seyirde terakki etdigi müddetçe de velayet mertebesine kadar yükselir. Yükselir; çünkü îslâm tasavvufunda "fena"; yok olmak mânâsına değil, şeriat ve hakikatin mutlak hâkimiyetine teslim olmak keyfiyetidir. Bu ise; "fenâ-fillâh" ve "Beka-billâh" makamıdır. Mânâsı: '"Salikin Allah'ın rızâsında f anî olurken, aşkıyla baki kalma bahtiyarlığına erme saadetidir..."

Mü'minin çünkü, gönül yakdığı "Leylâ" Hak'dır,

Müslümanlık, bu büyük aşka esir olmakdır.

Melekler âleminden ruh; ufuksuz bir feza ister,

"îlâhî ente maksûdi" diyen âşık, rızâ ister...

* * *

Aslında din duygusu vazîfe sevgisi, gönül saygısı ve Allah korkusu diye tarifi mümkin olan saadet kaynağımız olan "Takva" kelimesi, en güzel ifâdesini, -nur içinde yatsın- büyük şâirimiz Mehmed Akif Beyin şu mısralarında bulmuşdur:

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havf-ı Yezdan'ın...

Ne irfanın kalır te'siri kat'iyyen, ne vicdanın.

Meğer kalbinde Mevlâ'dan tehâşi hissi yer tutsun...

O yer tutmazsa hiç ma'nâsı yokdur kayd-ı namusun.

Budur hilkatde câri en büyük kaanûnu Hallâk'ın;

O yüzden başlar izmihlali, milletlerde ahlâkın.

O cem'iyyet ki, vicdanında hâkim havf-ı Yezdan'dır;

Bütün dünyâya sâhîbdir, bütün akvama sultandır.

* * *

Kur'ân-ı Kerim'in birçok sûrelerinde, çeşitli kalıplar içinde zikredilen "Takva" kelimesinin ruhunu anlamaya ne kadar muhtaç olduğumuzu ifâde etmek mümkün değildir.

Aslında, Yüce Dinimizin yasak dediği şeylerden kaçınmak demek olan bu mübarek kelime, o kadar derin mânâlar ifâde ediyor ki, izahı çok güç oluyor. Zâten insan yetiştirme mektebi olan, bütün terbiye sistemleri, hep bu kâinat-şümûl kelimenin tefsir ve izahı ile meşgul oluyorlar...

Yüce Dinimizin tâyin ve tahdid etdiği mukaddes hududları çiğnememek irâdesi; mü'min kulda, öyle ruhî bir uyanıklılık vücûda getiriyor ki, insan eliyle yaptığı şeylerden tutun da diliyle söylediği sözlerle, gönlünden geçen hislerin bile muhasebe ve muhakemesini yapmak melekesini kazanıyor.

Nasıl ki, dış dünyamızda maddi ilerlemeler mevcud ise; iç âlemimizde de, dinî ve ruhî inkişâflar vardır. Maddi ilerlemeleri vücûda getiren usûl ve kaidalar olduğu gibi, manevî inkişafları kemâle erdiren nizam ve metodlar da vardır. Mânevî inkişaflar, insanlığın fikir hayatındaki batıl sözlerle fâsid hükümlerin ortadan kalkmasıyla mümkün olur.

Bugün dünyanın her tarafında dehşetler içinde görmekte olduğumuz çeşitli buhranlar, hep bu mâneviyâtdan mahrum fikir ekollerinin eseri olan bâtıl sözlerle, fâsid hükümlerin doğurduğu feci akıbetlerdir. Çünkü, ezelden ebede değişmeyen bir mantık kaidesi vardır ki, hülâsası şudur: Beyinlere hükmeden fikirlere sahip olmadıkça hiçbir şeye sahip olamayız. Hayatımızda tatbikat sahasına koyduğumuz icrââtlarımız; bundan evvel zihnimizde yaşayan fikirlerdir. Binâenaleyh, fikir harâb olunca, eser de, haliyle berbâd olacakdır.

* * *

Manevî sahadaki inkişâfa gelince; orada da şu mantık kaidesinin hükûm-fermâ olduğunu görüyoruz: îmânın, mü'mini koruması için evvelâ, mü'minin imânını koruması lâzımdır. Bunun misâlini, tabiatın her safhasında görmek mümkündür. Meselâ: Henüz inşaat halinde olan natamam bir binada barınmak mümkün müdür? Kemâle ermemiş bir meyve, vücudu besler mi? Henüz doğmamış bir çocuğa ümid bağlanır mı?

Evet, Kurân-ı Kerim'de yüzelli defadan fazla, çeşitli kalıplar içinde zikri geçen "Takva" kelimesi; mü'minlere iki cihan saadetini kazandıracak olan saadetler kaynağı bir zafer abidesidir. Çünkü gerçek manâsıyla bu mukaddes kelime, insana öyle bir uyanıklık hâli kazandırıyor ki, o kimse, dışını maddi lekelerden temiz tutduğu gibi, içini de manevî kirlerden arındırmak bahtiyarlığına eriyor...

Bugün, insanlık âleminin şiddetle muhtaç olduğu, hep bu ruhî uyanıklık saadetidir. Çekilen çileler, katlanılan sefaletler ve görülen buhranlar, hep bu ilâhî saadeti inkâr ederek, insanın hayvani taraflarını şaha kaldırmak sapıklığıdır. Binâenaleyh manen bu kadar dejenere edilen cemiyetlerde insan saadeti aramak bir hayaldir. Evet bu maneviyât düşmanı cemiyetlerde insan, insanlığını kaybetmiş, tam manâsıyla hayvan ve hattâ hayvandan da beter olmuştur.

İnkâr ederek en yüce sevdasını ruhun,

Şehvet denen alçak putu takdis ediyorlar...

Hayvanla nedir farkı bu pespaye güruhun?!..

Korkunç uçurumlarda şuursuz gidiyorlar...

* * *

Biz Müslümanlara gelince; insanlık dünyasının maddi ve mânevi buhranlar içinde çırpındığı bu nâzik günlerde bizim de, ruhî ve fikrî uyanıklığa olan ihtiyacımız her zamankinden fazladır. Mukaddes kitabımızda, "Allah" ism-i celâlinden sonra en çok zikredilen kelimelerden biri olan "Takva" kelimesinin ne demek olduğunu kaçımız biliyor? Kur'ân-ı Kerim'in üzerinde bu kadar hassasiyetle durduğu bu mukaddes kelime; biz Müslümanlardan, uyanmamızı ve kendimize gelmemizi istiyor. Kurtuluşumuzu ancak böyle bir şuurun nuruna kavuştuğumuz gün kazanacağımızı ilân buyuruyor... Böyle bir uyanıklığın berraklığı içinde, Müslüman doğup, Müslümanca yaşayıp, bu ikrarla ruhumuzu Rabbimize teslim etmemizin mümkün olacağını haykırıyor. Mücerred İslâm'ın müşahhas timsâli, ancak böyle bir fikri ve ruhi uyanış fecrinin aydınlığında billûrlaşacağı beyan buyruluyor. Tarih boyu Allah'a giden Hak dostları, hep bu yoldan geçmişler, hayat iksirini dost elinden içmişlerdir.

Ey Müslüman evlâdı!

İnsanlığı aydınlatacak meş'ale ol da

Ahlâk ve fazilette kemâl ufkuna yüksel!..

Hak dostları, pervane olup yandı bu yolda,

Aşk bezmine; her türlü günahdan arınıp gel!.,

"İslâm"; bütün insanlık için tek idealdir,

Bayraklaşan ulviyyeti, ahlâkda kemâldir,

İnsanlığa hizmetde geçen bahtiyar ömrün;

Cennetde mükâfatı, bütün, seyr-i Cemâl'dir.

* * *

 

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Kasım 2012 15:21