Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
SeSiÖz - Anasayfa Seçme Yazılar Gönül Dolusu Hatıralar
e-Posta Yazdır PDF

Gönül Dolusu Hatıralar

Nejat Tarakçı

Ben 1948 yılının Mayıs ayının üçüncü günü sabaha karşı saat üçte dünyaya gelmişim. Rahmetli babam askere geç gitsin ezilmesin diye, beni küçük yazdırdığından, nüfus kağıdımdaki kayda göre 1949 doğumluyum.

O yıllar, İkinci Dünya Savaşı sonrası olduğundan, bugün, yokluğunu dahi tahayyül edemeyen en az iki neslin bulunduğu, kürdan, diş fırçası, tuvalet kağıdı, diş macunu vb. gibi bir çok malzeme bulunmuyordu. İncir ezmeli kâğıt şekerler, halka şekerleri, nohut şekerleri, kuru üzüm, akide şekeri, sapsarı pandispanyalar, sahlebi bol olduğundan mis gibi kokan ve sakız gibi uzayan dondurmalar en çok sevdiğimiz yiyeceklerdi. Ancak, haftada aldığım 30 kuruşluk harçlık ile bunlara ulaşmak zordu. Bayramlarda akrabalarımızın elini öperek, para topladığımız zamanlar, bunlardan bol bol yerdik.

Kasabada en popüler spor futboldu. Ama, o zamanlardaki dışarıdan siboplu meşin toplar, hem pahalı, hem de dayanıksızdı. Ya hemen iç lastiği patlıyor, ya da dikişleri sökülüyordu. Babam kunduracı olduğundan, benim sayemde topu kolayca tamir ettirebiliyorduk. Ancak, top hiçbir zaman eski haline gelmediğinden, Amerikan futbol topları gibi yamuk yumuk halde oynuyorduk. Bu da ayrı bir maharet gerektiriyordu.

Ortaokul o zamanlar, sabahtan 4, öğleden sonra 3 ders olmak üzere tam gündü. Ben, evim yakın olduğundan, öğlen yemeğine gelip tekrar okula yetişebiliyordum. Köyden gelen, yurtta veya kirada kalan öğrenciler ise, kâh okul önünde satılan abur cubur yiyeceklerle, kâh lokantalarda karınlarını doyururlardı.

Bizim memleketin etleri çok lezzetlidir. Amcamın lokantasında yazları garsonluk yaparken dikkatimi çeken önemli noktalardan biri de, müşterilerin genellikle tas kebabı pilav ve kompostodan oluşan menüyü tercih etmeleriydi. Tas kebabının suyuna batırılarak, büyük lokmalarla tüketilen yarım somun ekmek ( o zamanlar ekmekler 750 gramdı) kıtlıktan çıkmış gibi olan müşterileri ancak doyurabiliyordu.

Cuma günleri kurulan Pazar nedeniyle civar köylerden gelenler kasabanın nüfusunu önemli ölçüde artırır ve kasaba hareketlilik kazanırdı. Aynı zamanda "MAL PAZARI" yani hayvan pazarı da kurulurdu. Cuma günü lokantanın müşterileri arttığında, biz de diğer günlere nazaran iki misli yorulurduk. Mal Pazarında satıcılar ile müşterilerin pazarlığını seyretmek, çok zevkli bir olaydı. Saatlerce tokalaşma durumunda, kollarını sallayarak, bağırarak pazarlık yapmaları, bazen üçüncü bir kişinin de bu ellere sarılarak ara bulmaya çalışması, anlaşma sonunda ellerini bırakarak şiddetli yere doğru silkelemeleri, orta oyunu benzeri bu gösteriye ayrı bir hava katardı.

Bu arada, Mal Pazarı biz çocukların ilk cinsel bilgileri aldığı yer oluyordu. At, eşek, inek ve koyunların cinsel yaşamlarını yakından görmekteydik. Ama o yaşlarda insanların bu işi nasıl yaptıklarından habersizdik. Çınar ağaçları altında her Cuma kurulan mal pazarının hayvan ve gübre kokuları karışan kendine has uğultusunu bu gün bile duyar gibiyim.

Kasabamızın tek ve daimi eğlencesi sinema idi. Haftada iki kez değişen filimler, kasabanın birbirine rakip iki sinemasında oynatılıyordu. Zamanın kömürlü sinema makineleri ile bir film 4-5 kesilme ile tamamlanabiliyordu.

Öğrencilerin, yanlarında ebeveynleri olmadan gece sokağa çıkmaları ve hele hele sinemaya gitmeleri yasaktı. Çok sert bir okul müdürümüz vardı. Yakaladığı öğrencileri hemen ertesi gün odasına çağırır, "Eti benim, kemiği velinin" felsefesine uygun şekilde işlemleri bitirirdi. Kasaba halkı tarafından hem sayılan hem sevilen müdürün bu davranışlarına, velilerden pek tepki gelmezdi. Kendi hesabıma bende müdürden çok korkardım. Ama, onun sayesinde okulun başarı grafiğinin de yükseldiği bir gerçekti.

Bizler sinemaya ancak cumartesi, Pazar günleri gidebilirdik. Amerikan kovboy ve o zamanlar çok tutulan tarihi filmlere bayılırdım. Sinemada en ön sıraya oturmak ve kahramanın son anda yetişerek kötü adamları bertaraf etme sahnelerinde ıslık çalmak, ayakları yere vurmak ve bağırmak o sıralar çok modaydı. Mahallenin her şeyi bildiğinden en ufak bir şüphe dahi duymadığımız ağabeyleri, bu işi organize eder, nerede bağıracağımızı, nerede susacağımızı, bize işaret ederlerdi. Beş dakika arada, kasabanın tek gazoz imalathanesinde üretilen , bol şekerli ve gazlı gazozları içmeyi ve şişeleri sallayarak birbirimizi ıslatmayı çok severdik.

Bu arada sinemadaki 78’lik taş plaktan en çok çalan Hamiyet YÜCESES’in “Bakmıyor çeşmi siyah feryade” parçasıydı. Tüm kasabanın müşterek alışkanlığı olan ve asla vazgeçemediği kabak çekirdeği sayesinde sinemanın ayda bir mazotla silinen tahta zemini, filmin sonunda sarı bir örtü ile kaplanırdı. Filmin heyecanlı sahnelerinde oynar tahta koltukları çarpmak ve ayakları yere vurarak tepinmekte halkın önemli deşarj yollarından biriydi.

Aynı yaşdaki mahalle arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz “TİK–TAK SPOR” adlı 7 kişilik bir futbol takımımız vardı. Diğer tüm mahalle takımlarını yeniyorduk. Anneme bisiklet yaka fanilalarımızın üzerine renkli arma işleterek forma yaptırmıştım. İlk yıkama sonunda ipliklerin rengi birbirine karıştığından formalarımızı ancak dört maç giyebilmiştik.

Çocukların o zamanki başka bir eğlencesi de nasıl ve hangi nedenle başladığı bilinmeyen mahalleler arasındaki taş muharebeleriydi. Bu taş muharebelerine neden katıldığımı bilmediğim gibi, büyük bir hırs ve istekle koca taşları diğer çocuklara fırlatmamdaki içgüdüyü de anlayamıyordum. O günlerden kalma birkaç hatırayı hala saçlarımın altında muhafaza ediyorum.

Kasabanın çocukları arasında yüzme bilmek bir ayrıcalık ve iftihar vesilesiydi. Hele hele 7 yaşına gelmiş bir erkek çocuğunun yüzme bilmemesi alay konusu olurdu. Yüzme bilmek, yaklaşık 60 metre uzunluğundaki iskelenin sonundan denize atlayıp, yüzerek kıyıya çıkmakla ispat edilebiliyordu. İlkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Kıyıda epeyce idman yapmıştım. Kendimi ispat etmek için iskeleden atladığımda, heyecandan kalbimin duracağını sandım. İskelenin 7-8 metre aralıklı ayaklarına tutunarak, dinlene dinlene kıyıya çıktığımda, midye kesiklerinden ellerim parçalanmıştı. Ancak, başarının verdiği hazla hiç acı duymamıştım.

1 Temmuz Kabotaj ve Denizcilik Bayramı kasabamızda çok büyük şenliklerle kutlanırdı. Motor yarışı, kürek yarışı, ördek yakalama yarışı ve yağlı direk yarışı en sevilen yarışmalardı. Yağlı direk yarışında, felek yağıyla yağlanmış ve iskeleden denize doğru uzatılan seren direğinin ucundaki bayrağı alabilen müsabakayı kazanırdı. Ayağı kayarak değişik pozisyonlarda denize düşen müsabıklar, seyredenleri kahkahaya boğardı. Kıyıya çıkan müsabıklar ellerine kum alarak iskeleye gelirler, yağlı direğe çıkmadan kumları ayaklarının altına sürerek kaymayı azaltmaya çalışırlardı.

Ördek yarışında ise, denize bırakılan canlı ördeği yakalayan müsabakayı kazanırdı. Ördeğin tam yakalanacağı sırada dalarak başka bir yerden su üzerine çıkması seyredenleri eğlendirirken, müsabıkları da oldukça yorardı.

Yarışlarda birinci olan delikanlılar, eski Yunan’daki olimpiyat şampiyonları gibi, geçici bir süre de olsa popüler olurlar, genç kızların sempatisini kazanırlardı. Şampiyonlar, Köprübaşından Şadırvan Meydanı’na kadar uzanan kasabanın tek ana caddesinde, mağrur bir eda ile bir hafta kadar salına salına yürürlerdi. Daha sonra her şey normale avdet eder, yarışmaların coşkusu, kasabanın alışılmış temposu içinde yavaş yavaş eriyip giderdi.

İlkokul birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğim yaz, sünnet olmama karar verilmişti. Bu kararın tarafıma açıklanmasından, sünnet sonuna kadar, içime heyecanla karışık bir korku düşmüştü. Mahallede daha önce sünnet olmuş çocukların bir kısmı, korkulacak bir şey olmadığını söylerken, bazıları da sünnet sırasında çektikleri acıyı anlatıyordu. Bu durum, kafamı daha da karıştırıyordu. Ancak sünnetle beraber kazanacağım yeni statü, bu işin tek kazançlı yanını oluşturuyordu. Zira mahalledeki çocuklara bakarak benim sünnetim bir hayli gecikmişti. En yakın arkadaşımın sünnet kıdemi benden 3 yıl fazlaydı.

Sünnet olacağım günün arifesinde, gece hiç uyuyamadım. Benim için diğer çocuklardan farklı olarak, at’la gezinti yerine, 36 kişilik, kasabanın tek otobüsü kiralanmıştı. Önden < L > şeklindeki manyeto kolu ile çalıştırılan bu otobüs zamanın en modern otobüslerinden biriydi.

Mahalle arkadaşlarımla beraber, otobüsün üzerindeki davul zurna ekibinin coşkulu memleket havaları eşliğinde, yaklaşık yarım saat süren bir kasaba turundan sonra, otobüs evin önünde durduğunda, Temmuz ayının öğle vakti güneşine rağmen, ellerim buz, yüzüm ise kireç gibi olmuştu. Elde olmayan bu korkunun gerçek nedeninin, sünnet hakkında kulaktan dolma sağlıksız bilgiler olduğunu çok sonra fark ettim.

Böylece, uzaktan akrabamız ve rahmetli babamın adaşı, kasabamızın tek sünnetçisi berber Hasan amcanın usturası ile oldu da bitti maşallah nidaları arasında bende diğer erkek çocuklar gibi adam sırasına girdim.

Okullar kapalı iken, evimize çok yakın olan çay’da balık tutmak, zevk aldığım başka bir uğraşımdı. Yem olarak bahçedeki taşların altındaki nemli topraktan topladığım solucanları kullanırdım. Onları, oltaya uygun olarak, yeterli uzunlukta koparmayı ve inci dizer gibi oltaya takmayı çok iyi öğrenmiştim. Çay’ın ortasındaki demiryolu köprüsünün beton ayağının çıkıntısı üzerinde saatlerce oturur ve en az bir düzine kadar < Bıyıklı > adı verilen balıklardan tutunca eve dönerdim. Bazen balık yerine kurbağalar da oltaya takılırdı. Siğil çıkar korkusuyla, elleyemediğim için misinayı keserek onlardan kurtulurdum. Ailece tatlı su balıklarını sevmediğimizden, onları hali vakti bize göre daha kötü olan komşulara verirdim. Biz o zamanlar çok bol olan Palamut, Barbunya, Kalkan, Lüfer ve Hamsi gibi daha lezzetli balıkları yerdik. İstavrit ve Mezgit’i beğenmez, canlı olarak denize geri atar, Hamsi’nin fazlasını da gübre olarak bahçeye dökerdik.

Kışın en şiddetli zamanlarında, her yer karla kaplandığında, bahçeye kuşlar için tuzak kurardım. Bir portakal sandığını 40-50 cm.lik tahta bir çubuğun üzerine yarı kapalı tutturur, çubuğun ucuna da ip bağlardım. Sandığın altındaki karları temizler, çıkan toprak zemin üzerine mısır taneleri serperdim. Daha sonra ipi bahçeye bakan mutfak penceresine kadar uzatır, pencerenin önünde kuşların sandığın altına gelmesini beklerdim. Genellikle mekanizma yeterli hızla çalışmadığından, kuşları nadiren yakalardım. Ama bu oyun, bir yandan uzun ve sıkıntılı kış günlerinin geçmesine yardımcı olurken, bir yandan da sabır ve dikkatle bir işi takip etmeyi öğretiyordu.

Babam müsaade ettiğinde, arkadaşlarla av tüfeklerini alarak kasabanın hemen arkasında yükselen dağlarda ava çıkardık. Tek namlulu, kırma tabir edilen ve fişek atan bu tüfeklerle atış yapmaktan ayrı bir zevk alırdım. Soğuğa rağmen heyecanla tepeden tepeye av kovalarken, ayaklarımızın, burnumuzun ve ellerimizin soğuktan morardığını çok geç farkederdik. Eve geldiğimde, çatırdayarak yanan odun sobasının başında ellerim ve ayaklarım kıpkırmızı olur ince ince sızlardı.

Eylül ayı geldiğinde, babamla beraber bıldırcın avına çıkardık. Babam, lüks lambasını akşamdan hazırlar, AVGAR tabir edilen, demir bir çember etrafına örülmüş uzun saplı aleti gözden geçirirdi. O gece yağmur yağmasını dileyerek yatardık. Bıldırcınların göç yolları üzerinde olan kasabamızda bıldırcın avının, aralarında babamın da yer aldığı çok sayıda meraklısı vardı. Yağmur yağdığı zaman kanatları ıslanan ve mecburen yere inen bıldırcınları lüks lambası ve avgar vasıtası ile kolayca yakalar, omuzumuzda taşıdığımız bez torbalara canlı canlı doldururduk. Bir gecede 200–300 bıldırcın yakaladığımız olurdu. Bir kısmını komşulara verir, bir kısmını satardık. Görünüşlerini çok sevdiğim bıldırcınların, nedense etlerini hiçbir zaman sevmedim. Bıldırcınların kahverengi alacalı renklerini kafesin önünde hayranlıkla seyreder, onların kesilmelerine çok üzülürdüm.

Ortaokulu bitirerek, 15 yaşında ayrıldığım kasabamdan aklımda kalan bölük pörçük anılarımın bir kısmı bunlar. Büyük şehire geldikten sonra, gürültülü ve doğadan uzak tek düze yaşam temposu, hayatımda yeni pencereler açamadığı gibi, bedenime ve ruhuma sinmiş kasabamın kokusunu da yok etti. Bu nedenle, yaşantımın büyük şehirlerde geçen daha uzun kısmının, hatırlamaya ve yazmaya değer önemli bir yanı yok. Hemen hemen herkesinkinin bir kopyası.

Bu hikayemle, hem yaşarken, hem de hatırlarken mutluluk ve yaşam sevinci duyduğum çocukluğumdaki olayları anlatarak, insanlara bir nebze olsun kendi çocukluklarını anımsatmaya ve böylece hayatın gittikçe kararan perdesini aydınlatmaya çalıştım. Darısı bizim çocuklarımızın başına.

 

Son Güncelleme: Salı, 13 Kasım 2012 15:31