Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
e-Posta Yazdır PDF

Yaşam ve Rastlantılar

Sabahattin Öztürk

Ben Burtu’da doğdum..

Ayancık Kereste Fabrikasında işlenen tomruklar, dekovil hattı ve hava hattı ile Çangal ve Zindan ormanlarından sağlanırdı. Dekovil adı verilen tren yolu Ayancık’tan dere içlerinden başlar, İkisu istasyonunda ikiye ayrılırdı. Sağ tarafa giden, Kazköy üzerinden Zindan Dağına ulaşırdı. Zindan’dan önce bir ek hat Burtu’ya uzanırdı. Sola giden tren yolu Yenikonak üzerinden Çangal Dağına giderdi. Ormandan kesilen tomruklar vagonlara yüklenir. Sabahleyin ormandan Ayancık’taki fabrikaya getirilirdi. Orman köylerinden yolcular ve görevliler, buharla çalışan ve odun yakılan trenle kasabaya gelirler, akşam boş vagonlarla geri dönerlerdi. Tomruk vagonları, yolcular için uygun değildi, yolcular özel kapalı vagonlar ve orman içinden Ayancık’a el freni yardımıyla bağımsız olarak da gelebilen vagonetlere binerdi. Vagonetler, ormandan trensiz de gelebilirlerdi, ama ormana dönmesi için trenin çekmesi gerekirdi, fren tertibatı bunun içindi. Drezin denilen, motor gücüyle tek başına orman içine gidebilen vagonetler, üst görevliler ve acil haller içindi. Dekovil hattının inşaatı, tamiratı işinden sorumlu olan babama tahsis edilen vagonette babamla yaptığım yolculuklardan aklımda kalanlar: orman ve suyun olağanüstü görüntüleri, dere kıyısından ve ağaçlar arasından geçerken kendimi cennette gibi görmem ve dünyayı ormandan ibaret zannedişimdir..

Burtu, dekovil hattının son istasyonu idi. Merkezle haberleşmek için bir telefon kulübesi, bir bekçi kulübesi ve bizim kaldığımız tek katlı ev vardı. Dört yaşıma kadar orada kaldık. Ben ilk çocuktum. Evlendikten sonra yedi yıl çocuğu olmayan annemi babam boşamak istemiş, annem “sen bilirsin” diyerek boynunu bükünce yapamamış. Benden sonra üç kız ve bir erkek kardeşim yaşamamışlar. Dokuz doğuran annem, beş erkek çocuk büyüttü.

Burtu’da yol kenarında ağaçlar altında bir kameriyede oynardım. Gündüz trenle gelenler burada piknik yapardı. Orman köylüleri yetkililerin gösterdiği işaretlenmiş ağaçları kesip öküz ve mandalarla Burtu deresine getirirlerdi. İşçiler bu tomrukları vagonlara yüklerdi. Akşam gelen tren boş vagonları bırakır, sabahleyin tomruk yüklü vagonları fabrikaya ulaştırırdı. Tek başına bir çocuk olarak yaşadığım Burtu’dan anımsadıklarım: Harun amcamın bize geldiğinde tabakasını açıp beyaz kağıtlara tütün sarması (babam sigara ve alkolden uzak yaşadı, ama sigara içen amcamlardan daha az yaşadı), yoğurt veya kaymak üzerine toz şekeri serperek yememiz.

Burtu deresini geçip tepelere çıkıldığında en yakın köy Kuruoğlu Köyü idi. Beni oraya birkaç kez götürmüşler. Ama, yalnızlıktan bunalınca (çünkü Burtu’da başka çocuk yoktu) bir gün kendi başıma bu köye gitmeye kalkmışım. Dereyi geçip ormana girmişim. Annem babam beni bulamayınca telaşa düşmüşler. Telefoncu ve bekçiyle çaresizce aranırken orman içinden ağlamamı duymuşlar ve beni bulmuşlar. Bir çalılığa takılıp kaldığım için ağlıyormuşum. Gidebilsem, köye gidiyorum diye orman içinde kaybolacağım veya kurda kuşa yem olacağım. Bu olayı hem annemden hem de babamdan dinlemiştim. Ben hatırlamıyorum tabi.

Burtu’dan sonra Kazköy’e yerleştik. Kardeşim Alaattin burada doğdu. Aramızda, bir kız ve bir erkek kardeşim oldu ama doğumdan sonra yaşamadılar. Kazköy’den, babamın köyü olan Armutluyazı köyüne yayan giderdik. Köye kadar hep yokuş çıkılırdı. Her defasında beni kucaklarına almaları için bahaneler bulduğumu anlatırlar. Gerçekten de çok zor bir yürüyüş olurdu.

Kazköy’de, dereden ayrı bir kanalla santrala su akıtılır, suyun gücüyle geceleri belli bir saate kadar elektrikle aydınlanma sağlanırdı. Gündüz,suyun yönü dereye çevrilirdi. Su bendi içinde kalan ve suyun kesilmesiyle yerlerde çırpınan balıkları toplardık.

Dere kenarına bir havuz yapılmıştı ama su bir uçtan girip öbür uçtan çıkıyor ve hemen dereye karışıyordu. Ben de, diğer çocukların yanında havuzun derinliğini ölçmek için elimdeki çıtayı suya batırıyordum. Birden dengemi kaybettim, kendimi suyun içinde buldum. Akıntı beni bir yaprak gibi havuzdan çıkarıp dereye götürdü. Diğer çocukların bağırışmasına telefoncu İbrahim amca yetişmeseydi Ayancık’a kadar gidecektim herhalde, tabi boğulmazsam.

Yine bir gün, boş vagonların durduğu hattın ana yolla bağlantısını sağlayan makası çevirdim, (Tren veya vagonların hat değiştirmesini sağlayan araca makas deniyor), vagonların frenlerini çözdüm. Vagonlardan birine çıktım. Tek frenle vagonları biraz yürüttükten sonra tekrar freni sıkıştırıp durduracak ve inecektim. Ama,vagonların ağırlığı ve benim tek freni sıkıştıracak gücümün olamayışı yüzünden hızlanmaya başladı. Bu şekilde yola çıksam ilk virajda vagonlar da ben de savrulurduk, hemen atlamaya da cesaret edemiyordum. Neyseki gene İbrahim amca koşup frenleri sıkıştırdı, beni kurtardı. Hem İbrahim amcadan, hem babamdan dayak yedim.

Kazköy’de biraz kaldıktan sonra İkisu’ya yerleştik. İkisu’nun Ayancık’a uzaklığı 6 kilometre idi. Çangal ve Zindan’dan gelen dereler, İkisu’da birleşerek Ayancık’ta denize dökülürdü. Hava günlük güneşlikken derelerden birinden sel gelebilirdi; çünkü ormana çok yağmur yağmasından haberimiz olmazdı. Böyle bir tehlike olduğunda telefonla haber gelir, telefoncular düdüklerle derede oynayan, yüzen çocukları uyarırlardı. Kardeşim Selim burada doğdu. Alaattin’le sürekli kavgalarımız vardı.

İkisu’dan anılarımda kalanlar: Baharda yabani, küçük ama çok lezzetli çilekleri toplayıp yememiz, çok yağmur yağdığında her iki derenin birden sel sularıyla bizi tehdit etmesi, demiryolu için ağaç traverslerin hazırlanması sırasında kesilen tomruklardan yayılan çam kokusu, yamaçlarda sarı, beyaz ve pembe renklerde çiçekler açan ve orman gülü denilen bodur ağaçların güzelliği, bahçemizde annemin yetiştirdiği domates, salatalık, biber, fasulye ve mısırın olağanüstü tatları, tavuğun follukta bıraktığı taze yumurtaları içmemiz, dere içinden tuttuğumuz alabalık ve mercanları ateş üzerindeki bir teneke parçasında pişirip yememiz, komşuların sünnetine gittiğimde babamın önceden tembihlemesiyle annemin dayısının beni de yakalayıp sünnet ettirmesi (üç kişi zor zaptetmişti).

Annem, ilkokulun yalnızca birinci sınıfını okuyabilmiş, yokluk yıllarında öğretmen gelmeyince devam edememiş, sonraki yıllarda da artık büyük diye almamışlar. Babam da ilkokulun üçüne kadar okuyabilmiş. Olağanüstü bir hafızası vardı ve çok zekiydi. ”Ah bir de tahsilim olsaydı” derdi hep. Babamın İkisu’daki yazıhanesinde okula gitmeden okuma yazmayı öğrendim. Ayancık’taki Kurtuluş İlkokuluna yazdırdığında, okul müdürü Zeki Bey beni ikinci sınıftan başlatmak istedi, babam ise sağlam olsun diye birinci sınıftan başlamamda ısrar etti. İkisu’dan sabah treniyle Ayancık’a gelip okula gidiyor, akşam yine trenle dönüyordum. Kasabadaki bir lokantadan veresiye öğle yemeği yiyordum. Ömrümde yalnızca ilkokulun ilk sınıfında en çalışkan öğrenci oldum. İlk öğretmenim Fatma Baran, benden sonra kardeşim Alaattin’i İsmet İnönü İlkokulunda beş yıl okutmuştu. O’na hep beni örnek gösterirmiş.

İkinci sınıfta Nebahat Hanım, üçüncü sınıfta ise Zeki Bey derse geldi.

Üçüncü sınıfın ikinci yarısında Ayancık’a yerleştik. Dördüncü sınıfta İsmet İnönü İlkokuluna başladım. Öğretmenimiz Belma Özbatur idi. Beşinci sınıftaki hocamız da Hasan Bozalp.

Ünite dergisinin arkasındaki tek sayfa çizgi öyküyü her hafta takip ederken çizgi roman dünyasını keşfettim. Pekos Bill, Bill Kid, Tommiks, Teksas, Kinova ve sonradan Teks. İlk defa okulca sinemaya gidip insan vücudundaki alyuvarlar ve akyuvarların mikroplarla savaşını anlatan çizgi filmi izledikten sonra sinema da tutkum oldu. (Şimdi hala sinemaya gidiyorum ve Teks okuyorum. Kırkbeş yılda pek bir şey değişmemiş demek.).

Sınırsız bir hayal gücüm vardı,okudukça düşünebildiğim şeyler artıyordu. İkisu’da ilk kez karşılaştığım Radyoda müzik dinlemeye bayılıyordum, ama babam haber ve mevlit dışında bir şey dinlemezdi. Müzik derslerim hep pekiyi idi. Öğretmenin bir kez söylediği solfeji hiç yanlışsız tekrarlardım. Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesinde Biyoloji öğretmenimiz şarkı söyleyenleri severdi. Zeki Müren’in filmine iki kez gider, bütün şarkıları ezberlerdim. Bahçevan şarkısını söyleyerek O’nun dersinden geçmiştim. Ama, o dönemde şarkı söylemek özenilecek bir şey değildi. Futbol topunu ilk kez Ayancık’a yerleştiğimizde görmüştüm. Babam futbola da izin vermezdi. Buna rağmen yaramazlıklarımı engelleyemezdi.

O zamanlar Ayancık’ta tek sinema vardı. Geceleri öğrencilerin sokağa çıkması bile yasaktı. Ama,sinemaya kaçma denemelerimiz vardı. Böyle bir gecede öğretmenler geldi, filmi yarıda durdurup ışıkları yaktırdılar ve öğrencileri tespit edip teker teker çıkardılar. O yıl,hal ve gidiş notumuz pek iyiden, iyiye indi. Ayancık Ortaokulu o yıllarda en başarılı okullardan biriydi. 1962 yılında ortaokulu bitirenlerin neredeyse tamamı liseye devam etti. (Ayancık’ta henüz lise açılmamıştı). Liseyi parasız yatılı olarak kazanan üç kişiden biri bendim. (Diğerleri İlhami Acar ve Deniz Karakaş).

1962 sonbaharında babam beni yatılı olarak Haydarpaşa Lisesine yazdırdı. Bir ay sonra, parasız yatılı sınavını kazandığım ve Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesine verildiğim haberi geldi. (Kastamonu Lisesinde ortaokul arkadaşlarım vardı: İlhami Acar, Osman Nuri Taşkın, Erol Sarı, Engin Okan v.d). Kastamonu’da yatılı olarak yeme içme bedavaydı, babam da harçlık gönderiyordu. Sigara, içki, kumar, çapkınlık bilmiyordum. O yıllarda Türkiye’de onbir gazete yayınlanıyordu. Her sabah hepsinden alıyor, dergi ve kitapları takip ediyordum. Etütlerde ders çalışmıyor, gazetelerden önemli bulduklarımı kesip onları okuyordum. Ortaokul bilgimle o yıl sınıfı geçtim.

Lise ikide arkadaşlarım fen şubesine geçtiler. Edebiyat şubesinde tek kalmamak için ben de fen şubesine geçtim. Hepsi ders çalışırken ben aynı alışkanlıklara devam ettim. Cebir, geometri, fizik ve kimyadan ikmale kaldım. Eylülde sınavlar öncesi, tek dersten borçlu geçmek kaldırıldı. Sonuçlar sınavlar bitince açıklanırdı, ama ilk girdiğim geometri dersinin notları ertesi günü hemen ilan edildi, kalmıştım. Borçlu geçiş kaldırıldığı için nasılsa sınıfta kaldım diye diğer derslere girmedim. Halbuki daha sonra tek dersten kalanlara sınav hakkı verildi. Moralim bozuldu, okulu değiştirmek istedim.

Babam beni yine Haydarpaşa Lisesine yatılı olarak gönderdi. Okul, ortasında bahçesi olan dört tarafı kapalı bir bina idi. Üst katlar yatılılar için yatakhaneydi. Yalnızca Çarşamba günleri öğleden sonra ve hafta sonlarında yatılılar dışarı çıkabiliyorlardı. Hafta sonu Zeytinburnu’na gidiyor, İzzet amcamdan haftalığımı alıyordum. Sonra gelip iki gün boyunca sabahtan akşama kadar sinemaya gidiyordum. Hem para bitiyordu, hem kafam şişiyordu. O sene gözlerimde bozulmaya başladı, gözlük kullanmak zorunda kaldım. Ama gözlüğü derste tahtayı, sinemada film perdesini görmek için kullanıyordum. Fen derslerine ilgi duymadığım halde tekrar fen şubesine gitmiştim, ama o dönemin en iyi liselerinden biri olan Haydarpaşa Lisesinde ortaokul bilgisiyle sınıf geçmek mümkün değildi. Tekrar sınıfta kalıp altı dersten belge aldım.

Belge sonrası boş geçecek bir yılımı değerlendirmek lazımdı. Devlet Orman İşletmesinin (şimdi artık özelleşti) tomruk depolarında kamyonların taşıdığı ve işçilerin istiflediği tomrukların üzerine siyah boyalarla ölçülerini yazma işine girdim.

(1963 yılındaki büyük selde demiryollarının bozulması, köprülerin yıkılması nedeniyle demiryolundan vazgeçilmiş, karayoluna ağırlık verilmişti. Bir daha o güzelim manzaralı cennetten geçen yolları göremedim. Babam da Ayancık’ta ustabaşılık görevine devam etti. Eskisi gibi hareketli bir yaşamı olmadı, masa başında oturmak ona göre değildi. Emekliliğinden bir yıl sonra kalp krizinden ölmesi, belki de bu yüzdendi).

Kendisi gibi işçi olmayıp, o dönemde durumlarını çok iyi gördüğü memurlardan biri olmam için uğraşan babam, beni sigortalı yaptırtmadı. 1965-1966 öğrenim yılını ben tomruk boyacısı olarak geçirdim. Bir bakkal çırağı olsaydım, para kazanmayı ve ticareti öğrenebilirdim belki ama babam bunu da yapmadı. O yıl mahalli gazetede hem yazarlık hem mürettiplik yaptım. Gazete sayfasını, harfleri dizerek ve mizanpajı düzenleyerek hazırlıyor, teksir gibi basıyorduk. Şiir ve hikayelerim, film eleştirilerim, konferanslarda ve mitinglerde sözleri hızla yazarak ve özetleyerek haber haline getirişim beğeniliyordu. Gazeteciliği meslek olarak seçmek eğilimindeydim. Ancak, sonradan siyasi görüşleri de yansıtınca tepkiler başladı. Babamı bu yüzden de zor durumda bırakmıştım. Hatta, sonraki yıllarda camiler derneğine başkanlık için aday olan babam, ”Onun oğlu komünist” suçlamasıyla seçimi kazanamayınca, öfke ile anneme “Bu çocuk benim oğlum olamaz, sen bunu kimden peydahladın” diye şikayet etmişti. Ama her zamanki gibi öfkesi çabuk geçmişti. Bununla beraber, halen Avusturya’da işçi olarak çalışan kardeşim Alaattin’le benim liseye gittiğimiz için dinden imandan çıktığımıza karar verip diğer kardeşlerimi İmam-Hatip Lisesine gönderdi.

1966 yazında Sinop Lisesinde belge kurtarma sınavına girecektim. Babam şehir içinde bir oda kiraladı ve ben sınavlara girmeye başladım. Kaldığım yer, yazlık sinemanın yanı başındaydı. Sinemanın plakları çalmaya başlayınca (o dönemde kaset yoktu) dersi bırakıp sinemaya gidiyordum. Sınavlar bitince Ayancık’a döndüm. Babam sorunca, ”beşini vermişimdir, birini de Eylülde veririm” dedim. Ama, sonuçlar tam tersi oldu. Birini vermiş beşinden kalmıştım. Babam iyice öfkelendi. ”Sen bu dersleri birer birer ancak üç yılda bitirebilirsin, ben öteki kardeşlerini de okutmak zorundayım” diyerek benden yüz çevirdi. Eylül’de yol paramı annem verdi, Sinop’un nahiyesi Bektaşağa’da bulunan Necmiye teyzemin yanına gönderdi. Teyzem ve Nevzat eniştemin özel ilgileri ile sakin ve rahat çalışma ortamı buldum. İtiraz ettikleri halde, radyonun devamlı başucumda açık olmasına izin verdiler. Sınav günleri Sinop’a gittim ve biraz ciddi çalışınca sınıfı geçtim. O yıl Alaattin de ortaokulu bitirmişti. İkimiz birden, İstanbul Zeytinburnu’ndaki İzzet amcamın yanına gittik. Amcam, gecekondusunun önüne bir bakkal dükkanı yapmıştı, dükkanın üzerinde bir oda vardı. İkimiz orada kaldık ve Bakırköy Lisesi’ne başladık. İzzet amcamın ve Makbule yengemin bizim yüzümüzden ne sıkıntılar çektiğini ancak daha sonraki yıllarda anlayabilecektim. Onlara her zaman minnettarım.

O dönemde Zeytinburnu, tamamen bir gecekondu şehriydi. Tek ve çift katlı uyduruk evler, çamur içinde sokaklar vardı. Bakırköy Lisesinin son sınıfına yazılmak için gittiğimde, okul müdürü, belge kurtarıp geldiğimi öğrenince yüzüme bakmış, iyice seyrekleşen saçlarımla beni çok belalı bir öğrenci zannederek öfkeyle, ”ipini koparan buraya geliyor, nereden geldiysen oraya git” demişti. Amcamın tanıdığı bir öğretmen aracılığıyla sonunda kayıt yaptırdım. Bu kez artık edebiyat şubesine gittim. Sınıfın neredeyse tamamı Türkiye’nin çeşitli illerindendi ve çoğu da belge kurtarıp gelmişti. Bir çeşit Hababam Sınıfı gibiydik. (O yıllarda Mete Gönenç’ de aynı okulda fen şubesindeymiş, ama biz Mülkiye öğrencisi olunca tanıştık). Kenan Yurdakul ile aynı sınıftaydık.

Zeytinburnu’nda on tane yazlık sinema vardı ve haftanın günleri yediydi. İki kardeş, bütün filmleri izleyemiyoruz diye dertleniyorduk. Her gece sinemadaydık. Amcam kapıları kilitlerse, kardeşim camdan girerdi. 1966-1967 öğrenim yılında birinci karne sekiz, ikinci karne dokuz zayıfım vardı. O dönemdeki uygulama ile bitirme sınavlarında üç zayıfım kaldı. Eylül’de üç dersin üçünden de kaldım. Oysa üniversiteye giriş sınavlarında genel kültür bilgilerimle yüksek puan almıştım ve istediğim fakülteye girebiliyordum. (O yıllarda, üniversite sınavında tercih yoktu, hangisine puan tutuyorsa gidip kaydoluyordun). Liseyi bitiremediğim için puanlar bir işe yaramadı. Kardeşim de sınıfta kalmıştı. 1968 yılı yazında, kalan üç dersin sınavına girdim. İkisini verdim, kimyadan Eylül’e kaldım. Edebiyat şubesinin kimya kitabı incecikti, ama bana bıkkınlık gelmişti. O yıl gene üniversite sınavında başarılıydım, otuzbeşbin öğrenci arasında üçbin kişi arasına girmiştim. Eylül’de bütünleme sınavını gene başaramadım. Üniversite puanlarım gelince 1 Ekim 1968’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne ön kayıt yaptırdım. 7 Ekim’de tek ders kurtarma sınavına girdim ve bütün kitabı ezberleyip dokuz alarak dersi verdim. O yıl, ikiyüzelli kişi alan Mülkiye’ye puan sırasına göre 78. olarak asıl kayıt yaptırdım. Hayatım hep zigzaglarla geçmişti. Bir başarı, bir başarısızlık.

Fakülteye başlayınca Kaymakam olmak idealimdi. Bölüm ayırımı üçüncü sınıftaydı. Üçüncü sınıfa gelince, Kaymakamlar üzerindeki siyasi baskıları görüp vazgeçmiştim. Basın-Yayın Yüksek Okuluna geçip (Siyasal’a bağlı idi ve geçiş yapılabiliyordu) gazeteci olmayı da düşündüm. Kolej mezunu değildim ve iyi bir yabancı dilim yoktu, bu yüzden Hariciye bölümünü seçmedim. En uygunu İktisat ve Maliye bölümü idi ve seçeneği daha fazlaydı. 1973 yılında İktisat ve Maliye bölümünden mezun oldum.

1968-1973 yılları arasında öğrenci hareketleri ve siyasi dalgalanmalar da etkiledi beni. Ama, uzun yıllar, üniversiteyi bitirdikten sonra bile, rüyalarımda Lise derslerinin sınavlarına girip durdum. Şimdi durumumdan ve işimden memnunum.

Bütün bunları bana, Good Will Hunting (Can Dostum) filmi hatırlattı. İnsanı yönlendirecek, yeteneklerini ortaya çıkaracak danışmanların faydası tartışılmaz. Böyle bir yönlendirme yapılabilseydi belki gazeteci, belki şarkıcı, belki sinemacı, belki de öğretim görevlisi olurdum, ama yeteneklerimi geliştirirdim. Türkiye’de meslek yönelimi ve insan geleceği rastlantılarla belirlendiği için, her şeye rağmen, bu günkü durumuma şükrediyorum.

 

Son Güncelleme: Salı, 13 Kasım 2012 15:23